2000+

Denizlere Çıkar Sabahlar

2022 yazında bir sabah

Sabah altıda denize ineceğim. Uzun zamandır arkadaşlarım erkenden antrenmana giderken ben, biraz daha uyuyabilmek için daha geç saatleri tercih ediyordum. O gün birlikte suya ineceğim arkadaşım erken uyanmayı sevdiği için ona uyum sağlayarak en erken seansa rezervasyon yapmışım.

İnsan her gün nasıl sabahın beş buçuğunda uyanır, diyorum. Alarmım çalarken bebeğim de saat gibi kurulu, başlıyor ağlamaya, bırakıp nasıl gideceğim şimdi diye kaygılanırken babasını istiyor, beşiğinde babaya teslim edip on dakikada hazırlanıp çıkıyorum. Yollar bomboş, beş dakikada kayıkhanedeyim. Yaz günü olmasına rağmen sabah, çiğ kokusu ile hayli serin, gayet ferah. İçime çekiyorum dünyayı, kocaman bir nefesle dolduruyorum ciğerlerimi, oh mis! Henüz ne kargalar uyanmış ne de martılar, aslında göz kapaklarım direniyor, gözlerimi açmakta ne kadar zorlansam da denize kavuşmanın verdiği şevkle iskeledeyim..

Ekip arkadaşım çoktan gelmiş, hazırlamış tekneyi, eldivenimi takıp su mataramı alıyorum, oturuyorum kızağa. “Haydi önce kol, sonra bel kol, yarım oturaaak ve haydiii tam oturak. Çek kürekleriii, bas bacaktan kuvveti. Nefes aaall ver, nefes aallll, uzun küreeek ve ver nefesiiii, çeek…” Kürek çekiyorum, denizde bedenimle zihnimin bir arada çalıştığı, bu andayım sadece. Doğayla bütünleşip tamamen nefesime, hareketlerime odaklanıyorum. Küreklerin suya batıp çıkma şıpırtısı, teknenin oluşturduğu hafif dalga sesi ve tepemde kanat çırpan martıların mırıltıları eşliğinde süzülüp giderken tamamen varlığıma odaklanıyorum. Deniz ile gökyüzünün birleştiği uçsuz bucaksız mavilikle kucaklaşarak kendimi akışa bırakıyorum, bedenimin her kasını çalıştırarak ruhumu dinginleştirmek müthiş bir deneyim. Zamanı durdurabilsem şu anda sonsuzluğu yaşayabilirim.

Henüz günün aydınlanmadığı bu saatte, kimi anılar geliyor aklıma. Kendimi bir anda çocukluğumda buluyorum, babaannemle eşeği kağnıya bağlayıp sabahın karanlığında, gözlerim yarı açık, yarı kapalı halde tarlaya, sebze sulamaya gittiğimiz yolculuklar. Akşamdan tembihlenirdim, “Kız bak erkenden uyandırırım seni, üstünü giyip hazır ol, yoksa beklemem seni giderim.” derdi babaannem. Kardeşim “Ben de, ben de.” diye sızlanırdı ama ona kulak asan kim, zaten uyanamazdı ki! Babannem,“Seni ağşam götürürüm guzum, ağlama.” diye daha nahifçe teselli ederdi erkek torununu. Ben de uyanırdım uyanmasına lakin, kapkaranlık, serin yaz sabahında gözümü tam açamazdım ki. Eşeğin hamudunu bağlayıp çoktan kağnıya koşmuş babaannem halime üzülür, önce “İstersen gelme, git yat uyu.” der, kararlılığımı görünce de aceleyle kağnıya binmeme yardım edip başımın altına yumuşak bir minder koyar, “Hadi tarlaya varana kadar bari uyu.” derdi. Denerdim ama, kağnının tıngırtısında hoplaya zıplaya kafayı koyup uyuyabilene aşk olsun, daha da ayılırdım bu sayede. Köyden gitgide uzaklaşırken babaannem kağnı gıcırtısını bastıran bir türkü tuttururdu, ağıt gibi yanık yanık söylerdi türküyü. Sözlerini anlayamazdım fakat duygusu çok içlendirirdi, babaannemin hayat boyu biriktirdiği kederi akıttığını anlardım. Yollara, tarlalara biz geliyoruz diye haber verirdi sanki türküsü babaannemin, yalnızlığımızı haykırıp dünyaya meydan okuduğumuz bir törendi sanki. Hey tarlalar biz geliyoruz, uyanın ey ağaçlar! Yılanlar kendinize yuva arayın biz geliyoruz, çekilin yana, yol verin karıncalar, biz geliyoruz… Kıvrıla kıvrıla dağlara doğru uzanan şose yolda hep yokuş yukarı ilerlerdik.

Tarlaya vardığımızda önce eşeği kağnıdan çekip bağlayarak, sağlam bir ağacın gölgesinde otlamaya bırakırdık. Sonra azıklarımızı yanımıza alıp sulayacağımız sebzelerin kenarında benim için bir yer seçip sabaha kadar dolmuş gölümüzün [i]çamurdan duvarları olan sulama havuzu ağzını açar, bırakırdık suyu sebzelere. Artık açılmış gözlerimle gün doğumunda sebzenin kenarında beklerdim, babaannem sebze karıklarını su ile doldururken yine türküsünü söylerdi. Yanık yanık söylediği türküleri ancak böyle anlarda duyabilirdim. Yalnızlığın ve bozkırın ortasında özgürce söyleyebiliyordu, başka hiçbir yerde söylediğini görmedim, duymadım.

Gün doğarken önümde uzanan bozkır ve gri, silik dağlar uçsuz bucaksız bir hiçliği anlatırdı bana. Sonra çekirgeler, arılar uyanıp ses çıkarmaya başlardı. O zaman iyice bastıran sıcak yaz sabahında önümde uzanan boşlukta bir sıkıntı içine alırdı beni. Sebzeleri sulamak için yokuş aşağı, gitgide uzaklaşan babaannemin sesi de bu vızıltılara karışırdı. Sesini duyamayınca arada bir ayağa kalkar kontrol ederdim, göremez olursam orada bir yerde olduğunu bilsem bile bir korku basardı. Güneşin yükselmesiyle etrafımı saran bu sonsuz sarı grilikte yapayalnız kalmaktan korkardım. Korkudan gözlerim fal taşı gibi açılır, kalbim hızlıca çarpardı. Babaannemin kafasını yerden kaldırdığını görünce bir “Ohh!” çeker rahatlardım. Acıkırsam eğer, akşamdan hazır ettiğimiz çıkınımızdan helvalı ekmeği ve salatalığı yemeye başlardım. Salatalık yerken çıkan çıtır çıtır ses bile yankılanırdı adeta bu kocaman boşlukta. Uzun uzun bakınca bu kocaman boşluğa, gökyüzü ile tarlalar, dağlar birleşir, adeta bir deniz olurlardı. Ben de o denizin içinde hayale dalardım. Okuduğum kitaplarda anlatılan denizleri düşlerdim, resimlerde gördüğüm o büyük köprüleri. Plajlarda mayo giymiş çocukların, özgürce yüzen bir kızın hayalini kurardım. Hayallerimin ufkunda her yer deniz olurdu baktıkça. Hayal bu ya, daha neler neler gelirdi aklıma. Kura kura zaman geçmezdi, göl daha yarıya gelmeden gözden kaybolan babaannem mısır filizlerinin, ay çekirdeklerinin arasından bağırdıkça uyanırdım hayallerden. “Yarı oldu mu yarı, al gölün ağzından taşı.” Taşı alır görevimi yapardım. Sonra oturduğum yerden devam ederdim hayallere, öğretmen mi olacağım yoksa doktor mu, avukat mı, hemşire mi? “Oku, oku.” diyordu dedem. Mutlaka okuyacaktım, Leyla Abla gibi, Gönül Hala gibi okuyacaktım da ne olacaktım, seçemiyordum. Yalnız biliyordum, bu dağları aşıp bir gün denizlere varacağımı. Yüreğim kabarıyordu, heyecanlanıyordum. Duymaz oluyordum babaannemi.

En çok bu sabahları seviyordum, denizlere çıkan hayallerimi, hayallerime dolan denizlerimi sarıp sarmalıyordum. İşimiz bitince gölün ağzını kapatıp dönüyorduk gerisin geri. Dönüş yolunda türkü söylemiyordu babaannem artık, çünkü uyanmıştı ahali; yollara düşmüş başka eşekler, kağnılar görüyorduk. Tarlalara üşüşen köpekler, sığırlar. Herkes yerini almış güne karışıyordu. Biz de çekirdeğimizi çitleyerek gidiyorduk evimize tıngır mıngır. Yorgun ama mutluydum. Kağnı salıncak gibi geliyordu artık, gözlerim hafiften kapanıyordu.

“Nefes aaaal,veeer.” diyor arkadaşım. Ayılıyorum. Hayallerle çıktığım bozkır sabahlarından masmavi denizlere varıyorum, hem de tam ortasına. Deeerriiin bir nefes alıyorum, çekiyorum dünyayı içime, çocukluğumla, kadınlığımla, özgürlüğün tadına varırcasına maviliğe üflüyorum tekrar nefesimi.


Fotoğraflar yazardan, küreğe çıktığı sabahtan ve söz ettiği bozkırlardan.

Creative Commons Lisansı

Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

References
i çamurdan duvarları olan sulama havuzu

Denizlere Çıkar Sabahlar&rdquo için 1 yorum

  1. MELAHAT

    Kalemine sağlık. Birden fazla gurur dolu hissiyatı yaşattığın için.

Bir Cevap Yazın

Şenlik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin