İnce kumların güneşin altında kızardığı bir sabah. Gözlerimi kısmış, denize bakıyorum. Sapını sımsıkı kavradığım kovamı öylesine sallıyorum. Bazı yaz tatillerinde geldiğimiz bir sahil kasabası burası. Tanıdık, güvenli, sıkıcı.
Annem, anneannem ve teyzemin oluşturduğu bir kadınlık iklimi etrafımı sarıyor. Yoğun, esrarengiz ve ender. Ender, çünkü bu üçlü pek bir araya gelmiyor, bu yabancı ortam bir gizem taşıyor benim için.
Annem şezlong bulunca bana sesleniyor. Yanına gidiyorum ve kovamı kuma bırakıp şezlonga oturuyorum. Güneşten korunmak için öne eğilip kollarımı bacaklarıma doluyorum, başımı dizlerimin arasına gömüyorum ve gözlerimi kapatıyorum. Bir an sonra gözlerimi açıp başımı kaldırıyorum ve şemsiyenin bize doğru yaklaşmakta olduğunu görüyorum. Plastik ucu bütün güneş ışığını topluyor ve deniz feneri gibi ışıldıyor. Işık kör edici. Gözlerimi tekrar kapatıyorum ve göz kapaklarımın karanlık perdesinde dans eden yumuşak izleri seyrediyorum.
Gözlerimi yeniden açtığımda şemsiye bize ulaşmış ve kuma gömülerek sabitleniyor. Şimdi şemsiyeyi bize kimin getirdiğine dikkat ediyorum. Yirmilerinde, sırtı iyice esmerleşmiş, kot şortlu bir adam. Şemsiyeyi sabitliyor ve en sonunda bana doğru dönüyor. Vildan’ı işte o zaman görüyorum. Bir yara izi olarak.
Adamın neredeyse bütün göğsünü kaplayan, açık turuncu ve pembe, bir zamanlar çok derinken şimdi kapanıp sağalmış, iri kabarık harfler. Farklı bir gezegen. Uzak bir toprak. Yabancı bir ekosistem. Büyülenmiş gibiyim. Şaşkın ve tedirginim. Hatta biraz korkuyorum. Nasıl meydana geldiğini merak ediyorum. Vildan nasıl yaratıldı? Onu adam mı kazıdı, bir başkası mı? Nasıl bir aletle? Adamın canı çok yandı mı? Vildan’ın bundan haberi var mı?
Vildan bir yara izine dönüştüğünden belki habersiz ama benim, bizim haberimiz var bundan. Anneme bakıp yüzünde bir şey arıyorum ve yadırgadığım bir dinginlik buluyorum. Vildan’la karşılaşmak onu benim kadar sarsmamış gibi. Fakat şemsiyeci işini bitirip uzaklaşırken, bizim kadınlık iklimimize bir şeyler olduğunu hissedebiliyorum. Hava elektriklenmiş. Tuhaf bir suskunluk. Göğüsteki yara hepimizi tedirgin eden bir iz bırakmış ardında.
Saatlerce oynuyorum. Büyük bir ciddiyetle kovama kum dolduruyorum, kaleler, tüneller, kanallar inşa ediyorum. Ama bütün bunları yaparken yabancı bir şey taşıyorum içimde. Bir türlü kaybolmayan bir sızı. Vildan’la ilgili bir şey. Bu sızı hiç gitmiyor ve başımı oyundan kaldırıp etrafa baktığımda sadece onu görüyorum.
Yıllar sonra anlıyorum ki, denizin çarşaf gibi yüzeyi, kadınların, çocukların ve erkeklerin hareketleri, konuşmaları, kahkahaları, uzaklardaki dağların pastel silüetleri her şey ve herkes Vildan’ın izini taşıyor, ben de onun izini… Dünya onunla ilgili bir sızıya boyanıyor.
Erkekler böyle mi seviyor?
Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.


Ne de bıçak sırtı bir an, karşılaşma. Elinize sağlık.