Yazdığım ödevleri genişletip sağa sola göndermemi salık verirdi hocam. “Bak, Amargi dergi tam senlik bir dosya çıkaracakmış, keşke bu ders için yazdığın dönem ödevini düzenleyip gönderiversen.” diye devamlı yüreklendirirdi. İnsanın ilk yetişkin yıllarında böyle feminist bir yol göstericisi olması büyük bir şans ama cesaret edip yollayamadım yazdığım hiçbir yazıyı.
Sonra karşı konulamaz bir görünme ihtiyacı hissetmeye başladım. Şimdilerde kapattığım bir bloğum vardı mesela. Bir hocamın ders kapsamında tutturduğu sosyolojik günlükten ilham alarak herhangi bir akademik gaile taşımadan yazıyordum. Artık son sınıfa geçmiştim matbu yahut dijital ortamlarda faaliyet gösteren dergilere, sitelere yazı gönderiyor, olumsuz geri dönüşlere pek üzülüyordum. Bu olumsuz geri dönüşleri beceriksizliğime, aslında yazıya çiziye çok bir yatkınlığım olmamasına rağmen hocamın sırf beni sevdiği için yüreklendirmesine yorardım hep.
Mezun olunca çil yavrusu gibi dağılacağımız minik bir arkadaş grubumuz vardı. İçlerinden mezun olup İzmir’de yaşamaya devam eden bir arkadaşım başka bir üniversitede yüksek lisansa başlamış ve okulumuzun çevresinde bir ev kiralamıştı. Bir akşam beni ve iki oğlan arkadaşımı akşam oturmasına davet etti. İzmir’de aile yanında yaşadığım için böyle şeyler bana pek tatlı geliyordu. Bir tür yetişkinlik emaresi olarak kabul ediyordum sanırım.
İki oğlan arkadaşım da sinema mezunu idi. İçlerinden biri bitirme projesini tamamlayıp mezun olmak için okulu bir sene daha uzatmıştı. Konu bir şekilde yazı çizi işlerine geldi, reddedilmesine çok üzüldüğüm öykümden bahsettim oğlanlara. İçlerinden âşık olduğum ve yıllarca açılamadığım kişi, yazıyı kendisine göndermemi rica etti. Hemen oracıkta dosyayı gönderdim. İnsanın gözüne bir tür perde iniyor bence âşık olduğunda. Yahut onu bir otorite olarak mı görüyorum sinema okudu etti diye nedir? Yazdığım şeyin senaryolaştırılıp kısa film çekilebilecek bir potansiyeli olduğunu ondan duyunca bulutlarda geziniyorum. Feminist bilince karşın bu düşünce tarzının, iş yaşamımda, akademide, hayatımın her alanında sesimi nasıl içime kaçırdığını çok sonra öğreneceğim. Kendi yeterliliğimin, potansiyelimin farkına varamayıp elimden çıkan herhangi bir yaratımın iyi olup olmadığına karar verecek bir otorite arıyorum, ki bu otorite de kendini “orta tarlanın Kunduru buğdayı”[i]halk ağzında ayrıcalık atfedilen insanlar için kullanılır. sanan bir erkek.
Henüz bulutlardan yere inmiş değilim. Ay yapalım o zaman kısa film, deyiveriyorum başıma geleceklerden habersiz. Önce keşif gezisi yapmaya gideceğiz çekim yapacağımız yere, hem de trenle! Sonra kışın içinde de çekim yapmaya. Kalacağımız yerleri neyi, kafamızda kurup kurup duruyoruz. Son sınıf olmanın getirdiği türlü yoğunluğa rağmen en birinci gündemimi bu kısa film projesi oluşturuyor. Yatıyorum kalkıyorum, bunu düşünüyorum, hocama söylüyorum büyük bir heyecanla. Çok seviniyor. Hâlâ bulutlardan inmiş değilim, çekeceğimiz kısa filmin ağır yükünü de sırtlandım. Hayatımda hiç senaryo yazmak gibi bir tecrübem olmadığı halde Celtix adlı programda üzerinde ince ince düşünerek kendimce senaryo yazıyorum. Başıma geleceklerden habersiz birlikte iş tuttuğumu sandığım oğlanlardan birinin “Çalışıyor mu parmaklar?” mesajına verdiğim cevabı hatırlayıp bir kez daha öfkeleniyorum şu satırları yazarken. Bu esnada teslim etmem gereken ödevleri ucu ucuna tamamlayıp gönderiyorum.
Ben ret yediğim hikâyeyi kendimce senaryolaştırırken bu iki oğlan da nasıl olduysa insafa gelip çekim için gerekli alet edevatı temin etmek için okuldan gerekli izinleri alıyorlar. Bravo onlara! Ara tatilin başında keşif gezisi yapmak ve Şubat ayı sonunda da çekimleri tamamlamak üzere kavilleşiyoruz. Güz dönemi bitiyor ama bizimkilerden ses seda yok. Ara tatilin ilk hafta sonu bir akşamüstü telefonum çalıyor. Oğlanlardan âşık olduğum kişi hazırsam hemen yarın sabah keşif gezisi yapmak üzere Balıkesir’in Topuzlar Köyüne gideceğimizi söylüyor. Sırt çantama birkaç parça eşya tepip postacı çantamı kaptığım gibi dar akşam, apar topar aynı zamanda ev arkadaşı olan bu iki oğlanın evine gidiyorum. Sabah erkenden kalkıp tren garına gidiyoruz. Bu sadece bir keşif gezisi olduğu için kameraydı, steadicamdi bunların hiçbirini yanımıza almıyoruz. Filmi Balıkesir’de Topuzlar Köyü’nde çekmemizin iki sebebi var: Birincisi, bu iki oğlandan biri, benim âşık olmadığım, buralı ve kalacak yerdi, şuydu buydu sorun olmayacak. İkincisi, keyifleri öyle istemiş, ardını arkasını sormak bize düşer mi?
İlkin trenle Balıkesir merkeze varıyoruz. Bir baş, dolmuşla ilçeye indikten sonra yanlış hatırlamıyorsam taksiyle köye çıkıyoruz. Ayağımızın tozuyla soluğu Murat’ın büyük teyzesinin evinde alıyoruz. Karı koca çok sıcak karşılıyorlar bizi. Yol boyunca tedirginlikten içimi kemiren kötü senaryoyu yaşamıyoruz. Yol boyu Murat’ın, yanında kalacağımız yakınlarını geleceğimizden haberdar etmediğini düşünüp telaştan yolun nasıl geçtiğini dahi anlamıyorum. Gece kalacağımız ev, o yaşıma kadar bildiğim köy evlerinden en azından doğup büyüdüğüm evlerden, biraz farklı. Daha bir yerli yerinde, daha bir muntazam sanki. Buna mukabil, salondaki kanepe başlarında yığılı battaniyeler, palalar, televizyon sehpasının kıyısındaki eczane poşetleri, kapı eşiklerindeki dilim paspas ben yaşlı bir çiftin köy eviyim diye bas bas bağırıyor.
Hemen sofrayı kuruyor Murat’ın teyzesi. Sofra bezinin üzerine yaydığı ahşap sini ayağını görünce yıllardır görmediğim okul emsalimi görmüş gibi seviniyorum içimden. Çünkü aynı sini ayağı doğduğum evde de vardı. Başka benzerlikler yakalamaya çalışıyorum. Mesela tıpkı bizim köydeki evde olduğu gibi parlak bir sini içinde geliyor yemekler. Teyzenin bize neler hazırladığını unuttum ama sulu karnıkara (kuru börülce) yemeğini unutmuyorum. İzmir’de yaşadığım evde her şeyin önüme konulup önümden kaldırılmasına pek alışık olmadığımdan bu izzeti ikram karşısında çok mahcup hissediyorum. Bu iki oğlan ve yaşlı çift birer birer sofradan kalkar kalkmaz siniyi kucakladığım gibi mutfağa geçiyorum. Birkaç saat önce gelmiş gibi değil de, aylardır bu evde yaşıyormuş gibi sofrayı kaldırıp bulaşıkları yıkıyorum.
Bizim oğlanlar kıllarını kıpırdatmıyor pek. Hatta ortalıkta ivil ivil dönmem pek domestik bulunuyor. Ama öylece durursam hiç rahat hissetmiyorum. Derken yataklarımız ediliyor, onda da dönüyorum ortalıkta. Sabah kalktığımızda Murat’ın teyzesini bize mutfakta kahvaltı hazırlarken buluyorum. Ağır misafiriz ya, bir avazda sayacağım kahvaltılıklar yetmez gibi patates, biber de kızartmış. Hep beraber konuşa güle kahvaltıyı yiyip kaldırıyoruz.
Sonra sağı solu keşfetmeye çıkıyoruz, iki oğlan ve ben. Karşımıza çıkan her nesne, her yapı üzerine kâh ciddi kâh şakalı dakikalarca konuşuyoruz. Yolda, belde Murat’ı tanıyan köylüleriyle karşılaşıyoruz. Murat ve O insanların sorduğu hiçbir soruyu tam yanıtlama gereği bile duymuyorlar. Okuduğumuz okulu bölümlerimizi sorduklarında hep kısa kesip yalan yanlış cevap veriyorlar. Karşılarındaki insanı önemsemediklerini gösteren bu tavır canımı çok sıkıyor. Murat’ın kendi fotoğraf makinesiyle sağı solu çektiği birkaç kare sonrasında ertesi sabah İzmir’e dönmek üzere teyzelerin evine dönüyoruz.
Keşif gezisinden döndükten sonra ne yapıyorum ben sorusunu soracak gibi oluyorum kendime. Ama ne yaz tatilinde ne de ara tatillerde yaşadığım mahallenin dışına bile doğru düzgün çıkmadığım için şu hareketliliğin kendisi bile heyecan veriyor. Üzerine bir de âşık olduğum insanla yolculuğa çıkıyorum diye de bir mesudum, sormayın. Geziden beri oğlanlarla konuşmuyorum hiç. Onlar bana haber verirler elbet, eşek değilim ya her an hazır olmalıyım yola çıkmak için.
Yine bir akşam üzeri telefonum çalıyor. Ne yapacağımızı planlamak üzere Alsancak’ta buluşuyoruz. Aramıza o gün katılan bir oğlan daha var, sonra toza, küle karışacak olan. O da bizim okulda iletişim fakültesinde ama aynı zamanda müzikle ilgileniyor ve bir çellist. Filmimizin müziklerini yapacakmış. Çektik, kestik, biçtik, kurguladık bir tek filmde kullanacağımız müzik kalmıştı. O zaman hiç böyle sorgulamıyorum içinden geçtiğim süreci ve yaşadıklarımı. İkisi de bu işin okulunu okumuş, her koşulda bir bildikleri var diyip geçiyorum.
O akşam yola çıkacağımız günü kararlaştırıyoruz. Yine onların evden trenle gidiyoruz köye. Bu gidişimizde, daha çok insan film çekmeye geldiğimizi biliyor. Her şeyimizle filmimizi çekmeye hazırız. Okulun fotokopi merkezinde çoğalttığım senaryo kopyalarını keşif gezisi için geldiğimizde kaldığımız yaşlı çiftten başlayarak dağıtıyoruz. Oyuncularımız, Murat’ın akrabaları, ailesini tanıyan komşuları.
Hatırladıkça hâlâ güldüğüm bir tesadüf ile karşılaşıyoruz. Senaryoda evli çoluk çocuğa karışmış, ama kazandığını babasının avcuna sayan, karısı ve çocuklarıyla anne babasının evinde yaşayan bir adam var. Bu adamı, Murat’ın teyzesinin oğlu canlandıracak. Adamcağızı karısı seneler önce bırakıp gitmiş. Köyün dışında iki göz oda bir evde kalıyor. Bunları sonra Murat’tan öğreniyorum. Bu adamın, yetişkinlik yapılacaklar listesini yarım bıraktığı için köylünün çok ciddiye almadığı biri olduğunu insanlarla konuşmalarından çıkarıyorum. Örneğin, köyde kahvenin önünden geçerken selamlaştığı insanlar, onun filmde oynayacağını öğrenince “Zaten sen seversin böyle avara işlerini!” diyerek alaya alıyorlar. Murat, büyük teyzesinin oğlunun başından geçenleri anlatınca bilmiş gibi yazdığımı söylüyor. Ben niyeyse seviniyorum buna. Bu sefer sağda solda kalıp insanlara yük olmak yerine Murat’ın anneannesinin evinde kalıyoruz gidene kadar. Yaklaşık bir hafta boyunca her sabah bir tanıdık bizi misafir ediyor kahvaltıya. Bu konukseverlik karşısında yine ezilip büzülüyorum ama geçen seferden idmanlıyım. Kendime domestik dedirtmemek için yumuş[ii]Anadoluda “Yumuş Buyurmak” sözcüğü, iş yapması için görev veya emir vermek demektir. Bu bağlamda Yumuş kelimesi hizmet anlamına gelir. kızı gibi ortalıkta dolanmamaya kararlıyım.
Köye gelişimizin ikinci ya da üçüncü günü. Bunun dışında herhangi bir resmi izin almamış olmamıza rağmen köydeki anaokulu ile görüşmeye gidiyoruz. Bu arada tüm bu konuşmaları ben yapıyorum. Anaokulunda görevli yardımcı öğretmene köyde altı, yedi yaşlarında konuşkan, dışa dönük kız çocuklarını soruyoruz. O da bizi bir eve yönlendiriyor. Kızın annesinin ismini veriyor, Meryem. Tarif ettiği üzere Meryem’in evine varıyoruz. Yine ben sözcüyüm. Meryem Hanım diye seslenmemi, bizim oğlanlar Meryem Ana diye algılayıp benim kolonyal bir turist edasıyla köylülerle iletişim kurduğumu söylüyor. Keşif gezisinde domestik olmakla itham edilirken, bu geldiğimizde kolonyal bir turist olup çıkıyorum onların nazarında. Tüm bunlar olurken evdekiler devamlı arıyor, tanımadığım bir yerde neler karıştırdığımı soruyor babam. Hatta bir aramasında çok bağırdığı için sesi dışarıdan duyuluyor ve benim yüzüm düşüveriyor. Ama rolleri verdiğimiz, senaryoları dağıttığımız herkes o kadar hevesli ki İzmir’e dönünce yiyeceğim paparanın kaygısı, kasaveti dağılıveriyor.
Köye geleli neredeyse beş gün olmuş, biz parça pinçik bir şeyler çekiyoruz ama çocuklar başta olmak üzere herkes çok usanıyor. Gün akşam olunca Murat’ın teyzesinin evinde çaylarımızı içip televizyon izlerken kapının önünde bir taksi duruyor. Taksiden Murat’ın annesi ve kız kardeşi olduğunu öğreneceğim insanlar iniyor. Elleri kolları dolu dolu. Anne ve kızı, ellerindeki market poşetlerini mutfağa bırakır bırakmaz salona geliyorlar. Murat bizi takdim ediyor. Her iki kadın da film çekmeye geldiğimizden haberdar. Yüzlerindeki ifadeden, orada bulunmamızdan ve Murat’ın anneannesinin evinde kalmamızdan pek de memnun olmadıklarını hissediyorum.
Derken anne ve kızı mutfağa girişiyorlar. Marketten aldıkları hazır böreği fırına sürüyorlar. Hazır mantı paketlerini bir bir açıp kaynar suya bırakıyorlar. Tüm bu akşam yemeği hazırlığında ve sonrasında acaba istenmeyen biri miyim diye düşünüyor, elimi ayağımı nereye koyacağımı şaşıyorum. Gece olunca kaldığımız eve geçiyoruz. Anne kızın gelişi adeta oğlanların işbilmezliğine projektör tutmuş gibi iki oğlanı bir toparlanma telaşı alıyor ama kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Bir şeylerin ters gittiğini fark ediyorum, ortalığı toparlamak, evi teslim aldığımız gibi bırakmak için sağa sola girişiyorum. Hiç konuşmadan, sabah olunca ilçeye, oradan da trenle İzmir’e dönmek üzere taksi çağırıyoruz. Murat’ın annesi ve kız kardeşi dün akşamki soğuklukla yolcu ediyorlar. İzmir’e varana kadar kimse konuşmuyor, trenden inip evlerimize dağılmak üzere metroya bindiğimizde ayrı ayrı yerlere oturuyoruz.
Hiçbir şey beceremeden elimiz boş dönmenin utancı giriyor aramıza galiba. Öyle bir soğukluk. Sonra ikisiyle de yıllarca konuşmuyorum. Küsmeyi bilmiyorum hiç. Uzun süre küs kalmanın iyi bir şey olmadığını, küslüğün ipteki mendil kuruyana kadar sürmesi gerektiğini öğrenmişim hep. Ama yaşadığımın, dargınlık, küslük olmadığının da farkındayım. Ondan sonra kendi içimde yeminler edip antlar içiyorum, içinde bir erkeğin olduğu bir işe girişirsem sorumluluk alırsam iki olsun diye.
Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.


“Patriyarka İpiyle Kuyuya İnen Ne Olsun!&rdquo için 1 yorum