Geçenlerde, hani tüm Türkiye’de kar alarmları verilirken, annem ve biz üç kız kardeş kalktık Bolu’ya gittik. Kar yağmaya ve elektrik kesilecekmiş gibi pır pır etmeye başladığında küçük ablam, köyde bizden başka biri felçli yedi nüfus olduğundan, herhangi bir katilin elini kolunu sallaya sallaya hepimizi sırayla öldüreceğinden bahsetmeye başlamıştı bile. Biz bu yorumlara gülerken çantamı arabada unuttuğum ortaya çıktı. Almam gerekiyordu ve arabayı kara saplanmasın diye çok uzağa park etmiştim. Sarındım, sarmalandım, büyük ablam elime fener tutuşturdu. Ben kapıdan çıkmış zifiri karanlığa doğru ilerlerken küçük ablam “Gitme, korku filmlerinde meraklı ve cesur olan ilk ölür, bak o sensin.” diye bas bas bağırıyordu.
Ablamlarla en son pandemi sırasında korku filmi izledik. Üçümüz. Bolu’da toplam yedi kişinin yaşadığı bir köyün en ıssız yerinde, çam ormanlarına komşu olan bir evde. Uzakdoğu filmiydi, The Wailing. Küçük ablam sıkça itiraz etti şimdi, hakkını yemeyeyim, hatta giderken yolda da “Bizi bu yolda kesseler kimsenin ruhu duymaz, korku filmi yolu gibi bu yollar, hava da karardı, ağaçlara bak, Evil Dead halt etmiş.” diye arka koltuktan epey söylendi. Ama içimizdeki bu ıssız, gergin, kimsesiz anlarda çıkıveren korku filmi izleme dürtümüzü bastıramadık. Titreye titreye izledik o filmi. Durdurup dışarıdaki sesleri dinleyerek, kapı kilitli mi diye bakarak, arada yastıkların arkasına saklanarak, bolca da çığlık atarak… Hatta şöyle diyeyim, onca itiraz eden küçük ablam İstanbul’a dönünce filmi bir kez daha izleyip tüm yorumları filan dinlemiş Youtube’dan. İçimizdeki dürtü böyle bir şey, kronolojisi de tersten.
Bundan sekiz dokuz yıl öncesine gidiyoruz. Oğlum orta sonda operasyon geçirdi, küçük bir şey ama hastaneden eve gelince ayağını yüksek bir yere uzatıp dinlenmesi gerekiyor. Tabii büyük ablam geldi hemen ziyarete, yirmili yaşlardaki yeğenim de… Üç kadın bir araya gelince dürtü dürttü hemen. “Hadi,” dedik “korku filmi izleyelim.” Oğlan ağlıyor “Hayır, hayır istemiyorum.” diye. Dedik ki “Bak çok eğleneceğiz.” Hemen ayağına yastıklardan yer yaptık, yanına en sevdiği içecek, yiyecek… Yeter ki sussun. Filmimize engel olmasın. Sustu çocuk. Biz de rahatlıkla, arada ona “Korkma.” diyerek, arada istediğinde yüzüne kapatması için yastık vererek Annabelle’i izledik. Bitti, beklediğimiz kadar korkunç değilmiş zaten. Oğlan çok korkmuştu ama pek de önemsemedik doğrusu. “Bak, ağrını unuttun bile.” dedik.
Bu kez ben sekiz dokuz yaşlarındayım. Tüm Türkiye’de video kaset modası var. Betamax’lar Vhs’ler hayatımızın parçası olmuş. Küçük ablamla büyük ablam bir hafta sonu çok heyecanlı, annemler de yok, nefis bir korku filmi bulmuşlar: Evil Dead. Ben de heyecanlandım tabii, ablalar ne yaparsa o, sonuçta biri benden dört, diğeri yedi yaş büyük, ebeveynsiz geçecek bir hafta sonunu iple çekecek kadar deneyimliler. Biz gece filmi izlemeye başladık. Ablamların arkadaşı olan komşumuzun kızı da geldi. Issız orman, ahşap kulübe, arkadaşlarla geçirilecek güzel günler, bir korku filmi için gereken her şey var. Evde ilk gece sinir krizi geçiren bir kız, kavgaya tutuşan oğlanlar, kendi kendine kapanan kapılar… hatırladıklarım hayal meyal. Ablamlar çıt çıkarmadan izliyor, ben çok korkuyorum ama söyleyemiyorum. Son olarak evden kaçan bir kızın üzerine üzerine yürüyen ağaçları ve o ağaçların kızın kollarını sarıp ona “bir şey” yaptıklarını hatırlıyorum. Ben yüzümü kapattım, komşumuzun kızı ise çığlık attı ve filmi durdurdu. Ablamlar son derece şerbetli, evde küçük kardeş mi varmış, arkadaşları mı korkmuş, hiiiç, film durunca şaşırdılar. Komşumuzun kızı “Ağaçlar o kıza şey mi yaptı?” diye sorarken artık bir anda nasıl olduysa beni fark ettiler ve yatmam gerektiğini hatırladılar. Film orada kaldı. Ablamlar izledi mi bilmiyorum. Ben o filmi izlemeye bir daha cesaret bile edemedim.
Gelelim ablamların nasıl bu kadar şerbetli olduklarına. Anıların başladığı yerdeyiz. Seneyi bilmiyorum ama ben dört yaş civarındayım, küçük ablam sekiz, büyük ablam on bir. Bir gece karanlıkta uyandım. Ranzamız var, alt katta ben, üst katta küçük ablam. O da uyandı nedense. Bir baktık holde normalde geceleri yanan gece lambası yanmıyor. Ev kapkaranlık. Titrek sesle “Anneeee!” diye seslendik. Gelen yok. Çıktık sıcacık yataklarımızdan. El ele tutuşup bütün evi dolaştık. Bizi uyurken bırakıp gitmişler. En son artık sokak kapısını açtık, tahmin ettiğimiz gibi karşı komşudan sesler geliyordu, o zaman bizde daha video yoktu, bizi uyutup film izlemeye karşı komşuya gitmişler.
Biz yine el ele, pijamalarımızla yürüyüp karşı komşunun kapısını çaldık. Açıp da bizi görünce şaşırdılar. Annem “Aaa siz uyandınız mı?” dedi, ben annemi görünce ağlamaya başladım. Annem beni kucağına aldı ve gayet normal bir şeymiş gibi salona geçip filmi kaldıkları yerden izlemeye başladılar. Annemin koynunda yatmak çok hoşuma gitmişti, filmle pek de ilgilenmiyordum. Bir süre sonra babamın küle dönmüş yüzünden, büyük ablamın büyümüş gözlerinden değişik bir şey izlediklerini anladım. Ekrana baktığımda bir kız yatakta havalanmış uçuyordu. “Anneeee! Korkuyorum.” diyip yine anneme yumuldum. Annem beni eliyle pışpışlıyor ama filmi kapatmak yok. Çıt çıkmadan izliyorlar. Bir daha ekrana baktım, kızın kafası ters dönmüş küfrediyor. Ben bu sahneyi de gördükten sonra ağlamaya başladım ve muhtemelen ağlaya ağlaya uyudum. Maalesef büyük ablam, ailenin en büyük çocuğu olarak filmin tamamını izleme gafletinde bulunmuş oldu. Küçük ablam da en küçük değildi ne de olsa ve ağlayıp anneme sarılamazdı, o da kapıdan içeri girdiğimiz andan başlayarak sonuna kadar izledi filmi. Ve işte o bizi arada sırada gıdıklayan dürtü muhtemelen bu filmi izlerken, Şeytan’ın Regan’ın içine girmesi gibi kök saldı içimize.
Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

“Ablalar ve Bazı Korku Filmleri&rdquo için 1 yorum