Fatsa-Ünye sınırı içerisinde yer alan Aşağı Bahçeler, Yukarı Bahçeler ve Tepeköy Mahalleri arasında İngiliz Stratex International Madencilik’le birlikte Altıntepe Madencilik Şirketi, 196 hektarlık arazide beş yıldır siyanür kullanarak altın çıkarıyor. Fatsa’da yaşayan Onur Güngör de siyanürle altın ayrıştırılmasına, doğaya zarar veren maden işletmelerine karşı günde yarım saat çıplak ayakla kitap okuma eylemi yapıyor, eylem sürüyor.
Onur Güngör’ü tanımıyorum ama 12 Eylül sorgucularının bana benimsettiği bir alışkanlıkla, “Bu işte, mutlaka benim parmağım vardır!” diye düşünüp gerilere gittim.
1986’nın Ocak ayında, Fatsa’dan ayrıldıktan tam on yıl sonra “silahlı çetenin sair efradından olmak” iddiasıyla (olmuşken esas olsaydık bari!) eşimle birlikte İstanbul’da gözaltına alınıp on gün Gayrettepe Birinci Şubede tutulduktan sonra sorgulanmak üzere Fatsa’nın “Sülükgölü” diye anılan mahallesindeki eski, inşaatı yarım kalmış bir Kuran kursu binasına götürüldük. Bu bina 12 Eylül’ün yakıcı günlerinde kullanılmış, sonra işler yavaşlayınca terk edilmiş, bizimle birlikte yeniden tedavüle konmuş.
Üst kat bölmesiz, koskoca bir hangar gibiydi. Beni bir köşeye, eşimi çaprazımdaki uzak köşeye, yirmili yaşlarında olduğunu sandığım bizimle ilgisi olmayan bir genci de üçüncü bir köşeye bileklerimizden karyolalara kelepçeleyerek yerleştirdiler. Başımıza da bir nöbetçi memur bıraktılar. Nevresim, çarşaf takımı desenliydi, tertemizdi, yepyeniydi; kırık camlar olmasa, sert rüzgâr içeri dolmasa, karyolanın demirleri buz kesmese, bir de kelepçeyi hissetmese insan, kendini temiz bir otelde sanabilirdi. Sonra gencecik temiz yüzlü bir polis, kadınım diye bana pozitif ayrımcılık yaptı, kelepçemi çözdü. Aynı polis, bir sabah da “Bugün bizim evlilik yıldönümümüz.” dedim diye aşağıdan, görevli polislerin olduğu soba yanan yerden ince belli cam bardaklar içinde tavşankanı iki bardak çay getirip “Yılanın sevmediği ot, deliğinin ağzında bitermiş; aslında öğretmen olacaktım, polis oldum.” diyerek evlilik yıldönümümüzü kutladı. Aradan bin yıl geçse de siz, o çayın tadını unutabilir misiniz?
İşte bu sorgu yerinde, Ankara’dan gelen, rugan ayakkabılı, İngiliz kumaşından takım elbiseli, bizim için özel olarak görevlendirilen üst düzey bir polis (Nasıl gururlanıyorum anlatamam…) bana “12 Eylül öncesinde Fatsa’da yaşanan silahlı külahlı olayların, her şeyin sorumlusu sizsiniz.” dedi.
Nasıl yani? Biz Fatsa’dan 1976’da ayrıldık, Fatsa’da öyle silahlı milahlı olay molay yoktu! Biz çocuklara kitap okutur, tiyatro oyunları sahneletir, duvar gazetesi falan çıkartırdık, o kadar! “Hah işte…Tohumları böyle böyle ektiniz!”
Benim dilim sivridir biraz, koşullar ne olursa olsun söylerim söyleyeceğimi…”Vay canına… Tohumsa her gittiğim yere ektim… Maden’e, Kilis’e, İstanbul Bayrampaşa’ya, Göztepe’ye, Kartal’a… Ne bereketli toprakları varmış Fatsa’nın, fışkırdı mübarek!..”
Tohumları Ankara’dan getirtiyordum. Fatsa’da da kitapçı vardı ama onda pek çocuk kitabı yoktu. Erdal Öz Can Yayınları’nı kurmuş, “Arkadaş Kitaplar” dizisinde muhteşem çocuk kitapları yayımlamaya başlamıştı. Ondan indirimli olarak kitap istiyor, öğrencilerime dağıtıyor, parasını da eksik gedik toparlamaya çalışıp gönderiyordum. Fatsa’yı kitaba boğdum. Çocuklar aç kurtlar gibi okuyordu. Bazılarını derslerde tartışıyorduk.
Bir Şeftali Bin Şeftali, Küçük Karabalık, Kargalar, Püsküllü Deve… Fakir Baykurt’tan Sakarca, Dağlarca’dan Balina ile Mandalina…
Bir gün çalıştığım okula yakın Çarşı Camii’nden (Adı böyle miydi?) dışarı taşan Cuma vaazında hayretler içinde adımı duydum: “Ortaokulda bir kadın öğretmen, çocuklara içinde örf, âdet ve geleneklere uymayan açık saçık ifadelerin yer aldığı kitaplar okutuyor…” Ardından yerel gazete Güneş’te -camideki vaazdan bin beter- “Fatsa Ortaokulu’nda görevli TÖB-DER [i]Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği üyesi bir bayan öğretmen…” diye başlayan, ağır hakaret içeren bir yazı yayımlandı. Yazı, Sabahattin Ali’nin adını anımsamadığım bir öyküsünden alınmış bir paragrafın etrafında dönüyordu. “TÖB-DER üyesi bayan öğretmen” öğrencilerini TÖB-DER binasına götürüyor, orada onlara zorla böyle kitaplar veriyormuş. Gazeteci bu bilgileri aynı okulda birlikte çalıştığımız aynı zamanda müdür yardımcısı olan bir öğretmenden almış.
Yazıda “TÖB-DER üyesi bayan öğretmen”in adı yazılı değildi, ortaokulda “TÖB-DER üyesi iki bayan öğretmen” olarak bir tekzip hazırlayıp Cumhuriyet Savcılığı’na verdik. Savcılık, gazetedeki yazıda ad bulunmadığı için isteğimizi reddetti. Biz de oturup TÖB-DER bülteninde yalancı öğretmenin ağzının payını verdik. Şube Başkanı olarak ben bültenin sahibiydim, sorumlusu da yazman arkadaşımızdı. İftiracı öğretmen ikimize hakaret davası açtı. Duruşmaya kendisine zorla Sabahattin Ali kitabı verdiğim iddia edilen öğrencimi de tanık olarak getirdiler… Yavrucuğum, dürüst çocuğum, duruşmada, kitabı ona benim vermediğimi, ihbarcı öğretmeninin korkutması sonucu yalan söylediğini ağlayarak anlattı.
Yazman arkadaşımla ben o öğretmene hakaret ettiğimiz için -yalan yok, ettik- altı ay hapis cezası aldık. Ceza (“Ağır tahrik” nedeniyle miydi acaba?) uygulanmadı.
Onur Güngör’ün mayasında benim ektiğim tohumlardan biri vardır diye düşünmekte haksız mıyım?
Tohum‘un kısaltılmış bir hâli, Ahmet Erbaş, Gülsün Kaya ve İsa Eşme tarafından yayına hazırlanan İz Bırakan Öğretmenler (Bilgi Başarı Yayınevi ) adlı kitapta yayımlandı. Yazar, İz Bırakan Öğretmenler‘in içeriğini şöyle anlatıyor: Kitapta 14 öğretmen, kendi yolunu açtığını düşündüğü üç öğretmenini, kendisinin seçtiği üç öğrencisini ve kendisini etkileyen üç olayı anlattı.
Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.
| ↑i | Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği |
|---|

Tohum yazısını okurken birden gerilere gittim. benzetme çok güzeldi. Bir öğretmenin ektiği tohumlar ile yetiştirilen çocuklar arasında çok yakın bir ilişki vardı. Bedeli ödenen karşılığı sadece basit bir “hocam” sözü sizi çok uzun yıllar sonra bile bir tohumun fide haline geldiğini gösterir. KHK ile okullarından uzaklaştırılan hocaların da dışarda iken karşılaştığı binlerce tohum var. Yeşermiş ve filiz vermiş tohumlara selam olsun.