Rahmetli anneannem sağlığı konusunda çok hassastı; adeta bir nohut üstünde prenses, marulun dikeni eline batan bir nazenin, sofrada birinin çatalı azıcık yaklaşsa “Gözüme girecek!” diyen bir ürkek, haşlama kıvamındaki banyo suyundan “Dondum!” nidalarıyla çıkan bir huysuzdu. Fırsat buldukça semt polikliniğe gidip golusturunu (kolesterol), şekerini ölçtürür, ortada tansiyon aleti görse kolunu açar, verilen ilaç sayısı ne kadar çoksa övünme payı çıkarır bir hastalık severdi. Bazı durumlarda da ölüverirdi.
Ben bu ölümlerden üçüne şahit oldum, biri dışında diğer ikisine aklımıza geldikçe güleriz. Gerçekleşmeyen ilk ölümde ilkokula gidiyordum. Ailecek annemin amcasını ziyaret için Karabük’e gitmiştik. Anneannem huy ve fizik bakımından kendisinin tamamen zıddı olan eltisinden hiç hoşlanmazdı. Anneannem ne kadar topluysa eltisi o kadar zayıf, anneannem ne kadar akça pakça ise eltisi o kadar esmer, anneannemin boyu ortalama iken eltisi küçücüktü. Ve en önemlisi anneannem ne kadar hayattan zevk almayı severse eltisi o kadar dünya nimetlerinden el etek çekmişti. Tek ortak yönleri vardı, ikisi de huysuzdu. Esasen eltiyi görmeye hiç hevesli değildi ama gezme fırsatını da kaçıramazdı, o yüzden dayımın arabasının ön koltuğunu gelinine kaptırdığı için bozuk, “Nideceez ki o huysuz kadının yanında?” diye diye ‘yemem, yan cebime koy’ edasıyla yol boyu söylenmişti.
Sonuçta Karabük’te iyi karşılandık, amca sempatik adamdı, misafirseverdi, yeğenlerini, hele de Harp Okulu’na gidene kadar yanında büyüyen büyük dayımı çok severdi. Yedik, içtik, güldük, söyledik, anneannemin huysuz ama son derece titiz eltisinin sakız beyazı, lavanta kokan çarşaflarına serildik. Tam uykuya dalıyorduk ki anneannemin ilk ölümü başladı: “Ölüyorum uşaaak, geliverin hele”. Kendisinin kadim bir karın fıtığı vardı, ben doğmadan başlayan ve ölümüne kadar süren, ameliyata cesaret edemediği, yerinden oynadığı zaman acı veren ve nefesini zorlayan bir fıtık. O bölgeye karatahta silgisi benzeri yuvarlak, minik bir yastık yerleştirir, üstüne de tutsun diye sürekli boydan korseler giyerdi. Yol boyu oturduğu için sıkılmış, eltiden bunalmış, yatarken rahat etmek için korseyi çıkarmıştı. Hain fıtığın da pörtleyesi tutmuştu. Anneannem ölüm ilanını çığlıklarla hane halkına duyururken hane halkı da pijamalarıyla derdine derman aramaktaydı. “Öldüüüm, öldüm, kurtarın beni!”. Hastaneye mi götürsek ne yapsak tartışmaları arasında alışkanlığı üzere yumruğunu bastırıp afacan fıtığı yerine itmiş, soluğu düzelmişti ama ölmeye devam ediyordu. “Öldüüm, öldüm. Öldüüm öldüm.” Bereket yengem hamileydi de onu korkutmamak adına ölüm faslı bir aşamadan sonra nihayete erdi, anneannem dirildi.
İkinci ölüm olayı Niğde’de vuku buldu. Büyük teyzelerin Niğde’nin göbeğinde iki yanı kavaklık, ön tarafı meyvelik olan muhteşem bir bahçesi, bahçenin kenarında da yazlarını geçirdikleri küçük bir evleri vardı. Her sene yaz tatilimizin bir-iki haftası orada geçerdi. Ev küçücüktü ama herkese kucak açardı. Kapıdan girişte küçük bir sofa ile sofaya açılan iki odadan ibaretti. Sofanın kapı girişinde, solda kare bir kapakla açılan, adam boyunda bir mahzen vardı, “Elmalık” denirdi. Niğde’nin artık aransa da bulunmayan çok lezzetli elmaları hasat zamanı toplanır, çürümemesi için o mahzende muhafaza edilirdi. Bir sebeple oraya inilmesi gerekmiş, sonra da kapağın kapatılması ya unutulmuş ya gecikmiş. Anneannem bahçeye çıkmak için kapıya yönelirken, aklı kim bilir nereye gittiyse, kendisini birdenbire mahzenin dibinde buluvermiş. Ağır gövdeyle nasıl düşüp canı nasıl yandıysa artık “Öldüm beeeen!” çığlıklarına bahçenin en ucundakiler bile koşup yetişmişti. Hemen ahşap merdiven sarkıtılmış, bir saniye ara vermeden “Ben öldüm, öldüm ben, öldüm!” diye bağıran anneannem karga tulumba yukarıya alınmıştı ama ölmediğine ikna etmek mümkün olmamıştı. Hemen bir taksi çevrilmiş, “Öldüm ben!” nidaları arasında hastaneye yetiştirilmişti. Anneannem ölümünü doktora ballandıra ballandıra anlattığı yetmiyormuş gibi geçmiş olsun ziyaretine gelen herkese de nasıl öldüğünden iştahla uzun süre bahsetti. Bereket birkaç morartıyla ölüm ucuz atlatılmıştı.
Üçüncü ölümde üniversiteye yeni başlamıştım. Yenimahalle’den Yenişehir’e taşınmıştık. Her şey yeniydi anlayacağınız. Küçücük kira dairesinden ferahfeza kendi evine taşınan annemin buna rağmen gözyaşları dinmiyor, her fırsatta bırakıp geldiği sitedeki komşularını, yan blokta oturan annesini yâd ediyordu. Yeni evde ikinci ayımız olsa gerekti, anneannem birkaç günlüğüne bize gelmişti. Babam bir iş günü alakasız bir saatte eve gelip amcamın kayınvalidesinin öldüğünü, cenaze için Kayseri’ye gideceğini söylemiş, birkaç parça eşya alıp yola çıkmıştı. Lakin kader ağlarını örüyor ve Yenimahalle’deki komşularımız bizi ziyaret etmeyi planlıyordu. Bırak cep telefonunu evlerde bile telefon yoktu henüz, bağlantı babamın işyeri telefonuyla kuruluyordu. Geleceklerini haber vermek için aranan telefonu babam yerine odacısı açmış, artık nasıl dinledi, ne anladıysa babamın kayınvalidesinin öldüğünü ve cenazeye gittiğini söylemiş. Anneannem bu kez isteği hilafına ölüyordu. Komşular panik ve üzüntü ile toplanıp nasılsa cenaze evidir haber vermeye gerek yok, diyerek bize doğru yola çıkmışlar. Durumdan habersiz anneannem ve annem evde sıkılıp yan komşunun çay davetine icabet etmişlerdi. Fırsattan istifade kitabımı okuyordum ki zil çaldı. Kapıyı açınca komşuların neredeyse yarısını kapıda gördüm, birden neşelendim, zira hepsini çok severdim. Yüzümde kocaman bir gülümseme ile “Aaa hoş geldiniz, ne güzel sürpriz” dedim. Dedim demesine de bana bakan kararmış yüzler daha da karardı. Anneannesi ölmüş kız mutluluktan tef çalacak neredeyse. Sonunda biri kendini topladı, “Annen nerde?” dedi. “Komşuda, hemen çağırırım.” dedim ayakkabılarımı giymeye çalışarak. “Napıyor komşuda?”, sorgulama aynı kararmış suratlarla devam ediyordu. “Anneannem sıkıldı da biraz havası değişsin diye onu götürdü”.
Yas ifadesi hayrete dönüşürken biri atıldı: “Anneannen mi?”
-Eveet.
-E o ölmedi mi?
-Yoo, niye ölsün ki?
-Baban nereye gitti o zaman?
-Ha o mu, amcamın kayınvalidesi ölmüş de Kayseri’ye gitti.
Birden gevşeyen sinirler, verilen nefesler ve kahkahaya dönen asık suratlarla olay anlaşıldı. Onları salona alıp yan komşuya geçtim, olan biteni anlattım. Annem önden koşturup geldi benimle. Ardından anneannem, biraz önce zıpkın gibi, gülerek komşuya geçen kadın beli bükük, suratı asık, mezardan çıkarak içeriye ağlamaklı bir suratla girecek, hatırını soranlara, “Bilmem iyi miyim ki?” diyecekti. Haliyle “Öldüm ben!” diyememişti ama bu seferki ölümü de yüce gönüllülükle kabullenmişti. Biz olan bitene gülerken de “Ben burada öleyim, siz gülün.” diye çok sinirlenmişti.
Anneannem gerçekten öldüğünde yanında olamadım, bir süre kendini bilmeden yattığı için bu kez ölümünü ilan ettiğini sanmıyorum. O huysuz, ilgi çekmekten hoşlanan, hoyrat ama çok sevimli, keyfi yerindeyse gözlerinin içi gülen hayata bağlı kadını çok özlüyorum…
Yazarın Notu: Yazının başlığı, Eric-Emmanuel Schmitt’in Bayan Ming’in Hiç Olmayan On Çocuğu kitabının isminden esinle kondu.
Görsel: Arthur Dove, Old Tombstones (1935).
Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.


“Anneannemin Hiç Gerçekleşmeyen Üç Ölümü&rdquo için 1 yorum