2024 biterken Şenlik yazarları bir araya geldi, geçen yıldan, gelecek olandan ve elbette yılbaşı anılarından konuştu. Sonra farklı dönemlerden, farklı şehirlerden, farklı evlerden yılbaşı anıları Şenlikli Yeni Yıllar derlemesi için yazıldı.
Daha fazla yazdığımız, daha fazla konuştuğumuz, şenliğimizin büyüdüğü bir yıl diliyoruz.
Şenlik
1970’ler, Kayseri’nin bir ilçesi.
Teyzem anlatıyor:
“Beş kardeştik. Babam çok güzel balık yapardı. Tüm aile sofranın başında, karşımızda televizyon. Mahallede tek tük evde televizyon var; birisi de bizimki. O zamanlar ‘Yılbaşı Özel Yayını’ vardı, televizyon kapanmazdı. Şarkılar söylenir, skeçler izlenirdi. Tüm ev ekrana kilitlenmiş olurdu. Kapıyı ittiren içeri girerdi; o zamanlar kapıyı kilitlemek ayıptı.
Üstelik çocuklara o gün ‘vakitlice yatın’ da denmezdi. Gün boyu halı dokuyan kadınlar sobanın yanı başında uyuklardı. Cici annem de bunlardan biriydi. Babam o güne özel mutlaka kestane alırdı; kestaneler ortasından kesilir, sobanın üstüne bırakılır, sonra da kim varsa onlarla birlikte yenirdi. En son meyve yediğimizi hatırlıyorum; mandalinaların kokusu hâlâ burnumda.
Geri sayım başladığında herkes, çocuklar dâhil, abdest almaya koşardı. ‘Yeni yıla nasıl girersek öyle geçer’ diyerek namaz kılmak için birbiriyle yarışırlardı.”
*
78 ya da 79 yılı. On yedi yıl yaşadığımız Anadolu şehrinden ayrılıp tekrar İstanbul’a yerleştik. Ortaokuldan bir flörtüm vardı, biz oradan ayrıldıktan sonra askerliğini filan yaptı. Sonra bir karşılaşmada evlilik teklif etti, olur dedim, nişanlandık. İlk yeni yıla birlikte girelim diye sekiz saatlik yoldan İstanbul’a gelecek. Bu arada ben, pek çok nedenden bu ilişkiyi yürütmek istemiyorum, evlenmek istemiyorum vesaire… O kadar çok kar yağdı ki, yollar kapandı, nişanlım yılbaşı gecesini otobüste geçirdi, ertesi gün zor geldi İstanbul’a. Biz sonra ayrıldık, üzerinden kırk küsür sene geçti. Yani asıl yılbaşı gecesi anısı onda kaldı, belki hatırlıyordur…
*
Annemle halam mutfakta kısık sesle, ama telaşla konuşuyorlar. “Ay, bu da tutmadı galiba!” diyor annem. Halam sessizce çırpmaya devam ediyor.
Annem “Daha hızlı olması lazım, ver bakiyim,” diyip alıyor elinden. Annemin kolunu görüyorum, daha hızlı daha hızlı… Mikserden önce annem vardı.
“Güya cam kâsede çırpınca tutuyormuş, du’ bakalım.” diyor. Gerçekten cam bir kâse var elinde, gerilimli bir telaş sürüyor ama hâlâ sessizler. Tel çırpıcı cam kâseye çarpıyor. Çıt çıt, çat çat…
Yılbaşı bugün. Akşam için mayonez hazırlıyorlar. Rus salatası yapılacak, Amerikan değil Rus! Çünkü daha o melun 80 darbesi olmamış ve bizim soframızda Amerikan salatası değil, olsa olsa Rus salatası olur.
Annem sevinçle “Kız, tuttu galiba!” diyor halama. “Biraz dolapta dursun da bakalım, kendine gelsin.”
Salatalık turşusu küçük küçük doğranmış, bezelye var, havuçla patates de haşlanıp doğranmış. Hepsi Rus salatası olmayı bekliyorlar…
Daha o melun 80 darbesi olmamış, bir yılbaşı gecesi sofra hazırlanıyor.
Mayonez tutuyor.
*
Yılbaşına kaç gün kaldı, diye sıklıkla sorduğum bir yaştayım. Yıl müphem, ama 1989 ya da 1990 olmalı. İstanbul’a yeni taşınmışız. Yeni yıla girmenin heyecanını taşıyan bir yürek. Aynı heyecanı otobüste birlikte yolculuk ettiğim babamın gözlerinde de görmek istiyorum, ama olmuyor nedense.
“Sen de benim gibi heyecanlı mısın baba?”
Sorum havada kalıyor. Bir iki dakika bekliyor babam, cevap arıyor zihninde. “Evet.” diyor ama değil biliyorum ben. Babamda bulamadığım coşkuyu yoldaki dükkân süslemelerinde yakalayınca neşem yerine geliyor yine. Tüm ailenin aynı ekrana baktığı bir alanda buluşacağımız âna saatler kala gözüm yine babamda. Otobüsteki hisleri dağılmış halde Cem Radyo’dan dinlediği türküleri mırıldanıyor kendi duyacak kadar bir sesle. Ben de eşlik ediyorum ona gözlerinin içi gülüyor. Kutladık sayıyorum…
*
2011 yılı artık bitiyor. İki senedir birlikte olduğum partnerimle, annemlerde geçirmeyi denediğimiz son yılbaşında, kendisinin anneannem dahil tüm aileyi gayet Fransız bir üslupla azarlayıp herkesin yeni yılın daha iyi, mutlu ve en önemlisi huzurlu geçeceğine (yeni yıla nasıl girersen yıl öyle geçer) dair umutlarını ceplerine ya da kese kâğıtlarına sokup paket etmesi ve benim tüm seneyi herkesten sürekli özür dileyip o aslında gerildiği için öyle yapıyor, diyerek geçirmeme sebep olması üzerine, o yılbaşı Ankara’daki arkadaşlarımıza gitmeye karar veriyoruz. Yeni yıla yataklı vagonda gireceğiz, ertesi gün de arkadaşlarımızla yemek yiyeceğiz.
Akşam oluyor, Haydarpaşa’ya gidip Mavi Tren’deki yerlerimizi alıyoruz. Çantamızda benim hazırladığım yiyecekler ve muskat şarabımız var, masacığımızı kuruyoruz. Elimizde şarap karşılıklı otururken, kendisinin şahanelikleri üzerine bir monologdan sonra camdan bakmaya başlıyorum. Trenimiz de başlıyor yolculuğuna, tada ttataaaaa tadattatttaaa…. Tadat tataaaa, tadattataaaaa… Dışarıda, hızla geçen elektrik direklerini seyrediyorum neşe içinde. Bayılıyorum tren sesine! Aniden çan sesiyle uyanıyorum. “İYİ SENELEEEEEEEEEER! İYİ SENELEEEEEEEEER!”, kondüktör bağırıyor. Neşe içindeyim. Trenleri seviyorum.
*
2001’i 2002’e bağlayan yılbaşını ailem ve tanımadığım iki komşu köylümüz ile geçirmiştik. Dedemin annesi şimdiki adıyla Baltasarılar olan Sallar köyünden. Oradakilerle bizim ailenin gönülden bir bağı var ezelden beri. Köyden iki adam, evini çocuğunu bırakıp İzmir’e çalışmaya gelmişler. İşçilerin kaldığı, o meşhur bekâr evlerinden bile bulamayıp geri dönmeye karar verdikleri sırada babam hemşehri kahvehanesinde görmüş onları. “En azından yılbaşının geçmesini bekleyin.” demiş.
Sonra bu iki kişiyi alıp eve gelmiş, elleri kolları dolu dolu. Karnım ağrıyana kadar patates cipsi ve üstüne de o yağı alsın diye nar yemiştim. Annem de soğuk havada yenir diye, bizim oranın meşhur yemeği arabaşı pişirmişti. Babama çocuk aklımla, anneme bir sürü zahmet verdi diye içimden kızmıştım. Saat yarımı bulunca bu iki kafadar konuk, koltuk kolçaklarını tarta tarta uyuyuvermişlerdi.
Babam her yılbaşında, o fahri köylülerini andıkça, bu iki kişinin evimize uğur getirdiğini düşünür. Yılbaşı sonrası, krizin ortasında daha düzenli maaş alabildiği bir üniversite inşaatında çalışmaya başlamasını yılbaşında bu iki kafadarı misafir etmemizin uğuruna bağlıyor.
*
Yirmili yaşlarımın başları olmalı, yıl 2001 ya da 2002. İlk kez bir yılbaşı gecesi çalışıyorum, Alsancak’ta Hilton Oteli’nde bir partide palyaçoyum. Toplam üç palyaçoyuz, tahminen yüz yetişkin yan salonda yemekli müzikli kutlamada, biz yirmi civarı çocuğun olduğu küçük salondayız. U şeklinde yemek masasında minik çocuklar oturmuş, biraz şaşkın bir bize bir de yan taraftan gelen renkli ışıklara doğru bakıyorlar. Arada bir anneler, babalar gelip çocuklara bakıyor. Yemek yemelerine yardım ediyoruz, organize edip birkaç küçük oyun kuruyoruz, ama sonra yorulmaya başlıyorlar, bir ona bir diğerine koşup neşelendirmeye çalışıyoruz, sonlara doğru yorulduğumu hissediyorum.
Ve saat on bir buçuğu vuruyor, biz üstümüzü değiştirmek üzere odaya yönelirken anneler babalar çocuklarını almaya geliyor. Tam bu sırada bir garson yanımıza gelip eğer odalara çıkıp çocuklar uyurken yanlarında oturursak anne babaların ekstra ödeme yapacağını söylüyor. İki arkadaşım birbirlerine bakıp olabilir aslında diye düşünür ben de önerilen paranın miktarı nedeniyle ayy ne iyi olurdu, diye iç geçirirken babamın geleceğini bildiğimden “Beni almaya gelecekler, gitmeliyim, mutlu yıllar!” deyip çıkıyorum. Babam, annem ve kardeşim, yılbaşı trafiği nedeniyle otelden biraz uzakta, iki sokak arasında arabayla dönüp durarak yirmi dakikadır beni bekliyorlarmış, görünce koşarak yanlarına gidiyorum. Üşümüşler, ceketlerine sarılmışlar, beni görünce yüzleri gülüyor, iyi ki geldiler diyorum içimden. Yeni yıla arabada giriyoruz, eve varınca kutlamalar devam ediyor.
*
2002 yılının son ayı, yılbaşına bir hafta var. Bir arkadaşım telefon ediyor, “Rüyamda seni kötü gördüm, başında bir iş mi var?” diye soruyor, bu tarz haberleri sevmem, sinirleniyorum ama çaktırmıyorum, “Müjdene ne vereyim?” diyerek dalgaya vuruyorum. Arkadaşımın kehaneti ertesi gün gerçekleşiyor. Aramızda 9 yaş olan küçük dayım saçma sapan bir kaza geçirmiş hastanede yatıyormuş yarı komada. Sonraki üç gün endişe içinde geçiyor, ardından kötü haber geliyor. Apar topar Ankara’ya gidiyoruz, cenazeye. İnanılmaz soğuk, karlı bir günde babasının koynuna defnediyoruz, babasıyla aynı yaşta, 55’inde ölen dayımı. Kederin de ötesinde bir durumdayız, hele annem adeta oğlunu yitirmiş gibi, ben de ağabeyimi. Ne yaklaşan yılbaşı geliyor aklımıza, ne başka güzel bir şey, acımıza sarınmış oturuyoruz.
Derken 31 Aralık gelip çatıyor, gelen giden azalmış, herkes yılbaşı telaşında olsa gerek. Alınması gereken bir ihtiyaç için ilk kez evden çıkıyorum. Soğuk ama güneşli bir gün, her yer pırıl pırıl görünüyor gözüme, sanki hapishaneden çıkmışım, buz gibi havayı içime çekiyorum, sonra gözüme kırmızı bir şeyler çarpıyor. Biraz yaklaşınca başlarına Noel Baba külahları takmış iki genç kız görüyorum, üstlerinde okul formaları. Yanlarından geçeni kutlayıp “İyi yıllar!” diyorlar. Sıra bana da geliyor, dileğimi alıyor, hatta kızlara sarılmak istiyorum ama çekiniyorum. Yasımda küçük bir çatlak açılıyor, içeri kızların şen kahkahası sızıyor, istemsizce gülümsüyorum ilk defa.
Eve döndükten az sonra, o sıralar üniversitede okuyan oğlum geliyor, elinde paketler. Hepimize hediye almış, derdi anneannesini biraz gülümsetmek, annem kendine alınan şala sarınıp bir fasıl ağlıyor ama bu gözyaşlarında sadece acı değil mutluluk da var. Akşam oluyor, kimsede ne yılbaşı sofrası kurmak ne de yemek isteği var. Sıradan bir akşam yemeği ile geçiştirip köşemize çekiliyoruz. Sonra babam mutfağa gidiyor, elinde bir tepsi ile geliyor, bir kadeh rakı, biraz peynir, iki parça buz. “Şerefine Ünal!” diyor, “Yeni yılın kutlu olsun.”
Bu yılbaşı tüm kadehler sana kalksın dayıcığım…
*
2020’ler, Ankara, Çayyolu.
Pandeminin ev yasakları yavaş yavaş kalkmıştı. Biz de kendimizi şehir değişikliği yaparken bulduk. Buz gibi bir hava vardı. Misafirliğe gittiğimiz bir evden diğerine geçiyorduk. İlk evde küçük bir çam ağacı vardı, süslenmişti. Kedi dokunamasın diye ağacın üst kısmı bir kutunun içine yerleştirilmişti. Akşam için çerez alışverişi yapılıyordu. Gittiğimiz ikinci ev bir sitenin içindeydi. Sitedeki tüm ev kapılarında kapı süsleri ve kırmızı çoraplar asılıydı.
Evde akşam pişecek tavuğun heyecanı vardı; yanında nohutlu, bezelyeli, yer yer kestaneli bir pilav hazırlanıyordu. Bizden başka bir misafir daha vardı. İlk kez tanışıyor olmanın heyecanı, yeni yıla yeni dileklerle girmenin neşesi, geçmişin karmaşasını unutturuyordu.
Ev sahibinin 1970’lerin eski ev eşyalarından oluşturduğu kış bahçesinde üç kadın kahkahalar eşliğinde yemek yiyordu. Ben ise tüm bu anları zihnime kazıyordum. Geri sayımı dışarıda yaptık. Yeni yıla dilek fenerleri uçurup ateş yakarak girdik.
Görsel: Pixabay
Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.


Pingback: Şenlikli Yeni Yıllar - Şenlik