1990'lar

Bahar Kuaför

Saçlarım, annemin tabiriyle, ben elden avuçtan çıktıktan sonra, ilkokula başlayana kadar hep uzundu. Annem, belirli aralıklarla beni eteğine oturtur, ucundan ucundan keserdi saçımı. Sonra da uzun uzun tarardı. Öyle ki şu an saçıma göstermediğim ihtimamı, annem, ben beş yaşında iken gösteriyordu. Şehre indiğimiz zaman aldığı şampuanlarla yıkar arıtırdı saçımı. Asla sabun sürmezdi kazık gibi yapıyor saçı diye. Sonra, her Cumartesi köye gelen Çerçici Celal’den aldığı tokalarla donatırdı başımı. Ucu sonu belli olmayacak okul hayatımın başlayacağı yaz ise okulda perişan olmayayım, kolayca taranıp toplansın diye saçımın kestirilmesini uygun gördü. “Ben bu yemlik saçlara kıyamam, hem yamuk da keserim. Okul başlamadan merkeze indiğimizde kuaföre kestiririz.” niyetini etse de tarla tapan yahut evin işinden gücünden uzunca bir süre annemle şehir merkezine inemedik.

En sonunda beni kuaföre götürme işini dedem üstlendi. Salı günleri kurulan pazarda satmak üzere fasulye götürdüğümüzde saçımı da kestirecektik. Annem, beni güzelce yıkayıp sabah giyeceğim kıyafetleri de akşamdan hazır etti. Büyük halamın diktiği güzel elbiselerden birini, kolları ve yakası fistolu, belinin tam ortasında da kesme camdan parıl parıl parlayan bir düğme olan elbisemin altına, desenli, havlu külotlu çorabımı giyecektim. Ayağıma da babamın çalışmadan gelirken aldığı siyah rugan ayakkabıları.

Sabah gün ışımadan dedemle el ele tutuşup bizimle beraber şehre bir baş insan götürecek minibüsün kalkacağı yere vardık. Minibüsün kalkmasını beklerken yazın bittiğini haber veren Eylül sabahı serinliğinde annemin üşümeyeyim diye sırtıma geçiriverdiği, sürekli boynumu daladığı için bir dalı hep düşük giydiğim el örgüsü ekru yün hırkayı ilk fırsatta sıyırıp dedeme verdim.

Şehre indiğimizde dedem fasulye çuvallarını satacağı yere yığdıktan sonra beni Lise Caddesi’nde yaşayan Büyük Halamın evine getirdi. “Mahi, benim pazarda işim bitesiye Ayşe burada kalsın. Bir de elin değerse kızı, kadın berberine götür. Erkek başıma bilmem etmem, haftaya okula başlayacak, çocuğun eli yüzü açılsın diye kestirelim dedik.” diyerek beni Büyük Halama emanet etti. Büyük Halamı ziyaret etmeyi oldum olası çok severdim. Her geldiğimde önceden pişirip kavanozladığı tuzlu simit kurabiyelerden ikram ederdi. Güzelce kahvaltı ettirdikten sonra beni dikiş odasına götürürdü. Her ziyaretimizde de mutlaka üç kırmalı bir etek dikerdi. Bu sefer diktiği üç kırmalı, beyaz zemin üzerinde yeşil yeşil, çıtırık çıtırık çiçek desenli etek, sonraları renk ve deseninden ötürü tamamen benim uydurmam ile “cacıklı elbise” olarak anılacaktı. Eteğimi diktikten ev işlerini bitirdikten sonra saçımı kestirmek üzere evden çıktık.

Büyük Halamın eşi Ahmet Eniştemin kasap dükkânının karşısında yer alan bir yere girdik. Hayatımda daha önce kadın kuaförü görmemiştim ama saçımı kestireceğimiz yer diye tahmin ettiğim bu dükkân hiç kuaföre benzemiyordu, aynı dedemin tıraş sandığı gibi sabun sabun kokuyordu. Büyük Halamın beni kadın kuaförü yerine erkek berberine getirdiğini erkek gibi kısalan saçlarımı görünce anlayacaktım. Berberden çıktığımızda Büyük Halam bir yandan omzumda kalan saç kıllarını temizlerken bir yandan da “Tertemiz oldun bak, zaten kışaca uzar gider, zaten okul kalabalık olur, talebe tıraşı kestirdiğimiz iyi oldu bitlenmezsin de. Neydin öyle saçaklı saçaklı.” diyerek kendince beni teselli ediyordu. Saçımın çok kısa kesildiğini koluma taktığım lastikli saç tokasını artık at kuyruğuma dolayamayacağımda fark ettim. Eve varır varmaz banyoya tıktı halam. Kazan karası sürter gibi ovalaya ovalaya bir güzel yıkadı beni. Daha sonra da saçım kesilirken uğradığı dükkânlardan birinden aldığı bir takım iç çamaşırı ve kar gibi beyaz havlu külotlu çorabı giydirip yeni diktiği eteği de üzerime geçirdi. Gelirken üzerimde olan kıyafetleri ve çamaşırları da bir poşete koydu. Derken pazardaki işlerini bitiren dedem beni almaya geldi. Oğlan gibi cıbır başımı görünce şaşkınlığını kız kardeşinden gizleyemedi. “Mahi pek kısa kestirmişsin kızın saçını ya neyse artık, uzar gider kışa giresiye.” demekle yetindi. Ama üzüntüsünü çocuk aklımla bile sezmiştim.

Dönüş yolunda başımı koltuğunun altına alıp “Bir daha seni ele emanet etmem, kadın berberine de götürürüm, hele uzasın.” diye teselli ediyordu. Köye geldiğimizde annem de saçımın bu kadar kesilmesine üzüldü. “Baba, vallahi koyun gibi kırkmışlar kızın saçını. Bir daha Mahi Halama bırakmayalım Ayşe’nin saçını.” demekle yetindi. Okullar açıldı, annem üzerinde kurdele olan bir taç almıştı Çerçici Celal’den. Tacımdaki kurdele, saçım kulak köküme gelesiye kadar ensem iyice açıldığı için sürekli boynumu dalayan ekru yün hırkaya eşlik eden önlük yakası ile bir örnekti. Hırkayı bir şekilde düşük dal giyerek idare ediyor olsam da yakaya bir çare bulamamıştım. Öğle yemeğine eve geldiğimizde hemen çıkarır sonra da takmayı unutup öylece okula döndüğüm için sürekli uyarılırdım.

Evdekilerin saçımı kestirme telaşesine girmeleri bu sefer epeyce zaman aldı. İkinci sınıfın yarı yıl tatilinde dedemle hem eve öteberi almak hem de saçımı kestirmek için yine merkeze gittik. Evin ihtiyaçlarını erkenden görüp aldıklarımızı minibüse yerleştirdikten sonra epeyce yürüdük. Sonunda bir çocuk parkının karşısında yer alan önü çakıl taşı dolu tabelasında Bahar Kuaför yazan dükkâna girdik. Burası dedemin tıraş sandığı gibi kokmuyordu. Fön makinesinin uğultulu sesine radyoda çalan hareketli müzikler eşlik ediyordu. Kapıda bizi karşılayan çalışan da şaşkınlığını gizleyemiyordu. Şehir merkezi de olsa neticede Yozgat gibi bir yerde yaşlı bir erkeğin el kadar bir kız çocuğu ile kadın kuaförüne gelmesi çok da olağan bir durum değildi. Dedem “Bereketli işlerin olsun evladım, ben torunumun saçını kestirmeye geldim.” diyerek kendince çalışanın şaşkınlığına son vermek istedi. Şimdiki aklımla çırak olduğunu söyleyebileceğim çalışan, bizi oturunca içine göçerecek kadar rahat olan parlak yüzlü kanepelere doğru yöneltti. Sıramız gelince beni çağıracaktı. Biz oturur oturmaz çırak elinde bir bardak çay, bir su bardağı dolusu kolanın olduğu tepsiyle geldi. Kolayı bir solukta içtim. Dedem gözüyle işmar ederek yaptığımın ayıp olduğunu söylemeye çalıştı. Aynı çırak yanımıza gelip saçımı nasıl kestirmek istediğimizi sordu. Dedem, ellerini önce kulağına götürüp “Şu boy kesin evladım.” dedi. Sonra, bu sefer elini alnına götürerek “Önüne de kekil bırakın olur mu?” diye ekledi. Sonra saç kesimimi kendi üzerinde tarif ederken bozulan kasketini düzeltti. Saçlarım küt kesilmiş önüne de gözlerimi kapamayacak uzunlukta kâkül bırakılmıştı.

Kuaförden çıkınca dedem beni bildiği bir lokantaya köfte yemeye götürdü. O yıldan sonra köyden İzmir’e taşınıncaya kadar saçımı kestirmeye hep dedemle gittim. Çalışanlar artık bizi tanıyorlardı. “Hoş geldiniz Mustafa Amca.” diyerek karşılanıyorduk. 8-9 yıl boyunca her Bahar Kuaför’den çıktığımızda soluğu harika köfteler yapan lokantada alıyorduk. Köye götürecek minibüs kalkıncaya kadar da Bahar Kuaför’ün karşısındaki parkta oyalanıyorduk… Bahar Kuaför yerinde duruyor mu bilmiyorum ama bildiğim şey dedemin sırf benim saçımı kestirmek için çekine çekine kapısından girdiği kadın kuaförüne yıllarca beraber gitmemizin çok anlamlı olduğu.

————————————————————————————————————

Creative Commons Lisansı

Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

Bahar Kuaför&rdquo için 2 yorum

  1. Azcık daha anlatsaymış keşke Ayşi, yazı bitti diye üzüldüm. Çok güzel <3

  2. esra a

    İçime işledi yazı. İçim ışıldadı. Çok çok güzel.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: